21 Ocak 2018

Durup Durup Resetliyoruz!

En son beş ay önce yazmışım. Aslında sık sık yazmak istiyorum, yazmam da gerekiyor ama okulum o kadar yoğun ki, eve gelince bayılıyorum. Bayılamadığım zamanlarda da muhakkak ödev yapıyorumdur. :( Ödev vermelerine karşı değilim, elbette ki bazen okulda yetişmeyen şeyler olabiliyor ama fazla fazla vermeleri de can sıkıcı olabiliyor. Neyse, iyi kötü bitirdik bir dönemi daha...
Bir önceki yazımda bahsettiğim kış trendleri geçtiğimiz dönemin konusuydu. Anlaşılacağı üzere ceket-manto konusunu işledik ve herkes kendi tasarladığı kabanı dikti. İkinci dönemde de defilesin yapacağız. O sebeple tam fotoğrafını çekme fırsatım olmadı. Fakat elimdekileri şööyle ekleyeyim...

 Bu arkadaş, dikilen spor dikişin hatalı dikilmesinin sökülmesi sırasında çekildi. Aslında yapmak istediğim, astar-düğme-spor dikişi üçlüsünü camel yapıp, buz mavisi kabanı patlatmaktı. Amacıma ulaştım. Öyle bi patladı ki, elimde kaldı. Haha. Şaka şaka, şık oldu.Yani bence, bilemiyorum...
Arkadaşların tasarımları da harika oldu. O kadar güzel işler çıktı ki, yani en kötü dikişi yapıyor olsak bile biz yaptık yaa. Bilmiyorum. Dikebilmek büyük bir şey bence. Ne bileyim... Ben mesela bu erkek yakası konusunu işledikten sonra erkeklere, şu ceketlere biraz daha özenli davranın diye çıkışan insan oldum. Galiba mesleki deformasyon bu. Mesleki deformasyon... Hep kullanmak istemişimdir bu kelimeyi. Aşırı iyi yaa... Bi de şey olmuştu mesela, Gaziantep'te 2. sınıftayım, Temel Sanat Eğitimi dersinde 20x20 bir kumaş kesip, o kumaşı bristole aktarıp üzerindeki renkleri karışımlarla bulup birebir çalışmasını yapıyorduk. O sene şubat tatilinde geldiğimde baktığım her rengin nasıl oluştuğunu kafamda analiz ettiğimi fark etmiştim. Ne güzel ya. Üniversite bana gerçekten bir şey katıyor diyebiliyorum. Bunu diyebilmek insanı gururlandırıyor. Neden bilmiyorum ama ben boş işlerle uğraşmayı sevmiyorum. Tamam küçükken eminim boş işlerle uğraşmışımdır. Herkes uğraşmıştır ama artık çocuk değiliz. Bir şey yapıyorsak onun arkasında durup, sonuçlarını göğüsleyebilmeli, gerekiyorsa sonuçlarına katlanabilmeliyiz... Çünkü biz asıl o zaman büyüyüp, olgunlaşmış oluyoruz...
Bir de şu fotoğrafı paylaşmak istiyorum sizinle. Kabanım tamamen bittiğinde, kalan kumaşından ispanyol paça bir pantolon dikip, defilede takım giymek istedim. Defile ertelenince okulda giyip hemen fotoğrafladım. Boydan çekinmedim çünkü o gün şalım uygun değildi. :p Şimdilik bununla idare edelim, defilede daha sürprizli ve güzel fotoğraflarla karşınızda olacağım!
 Yorucu bir dönemin ardından, daha da yorucu olacak bir döneme giriyoruz. Daha ne kadar yorabilirler ki, diye sordukça daha fazla yoruyorlar. Vallahi insan hayret ediyor!
İkinci dönemde erkek giyim çalışıp, kalıp derslerini tamamlamış olacağız. Kalıp derslerini etek-pantolon, bluz-gömlek, çocuk giyim, ceket-manto, erkek giyim diye gruplandırmışlar Selçuk Üniversitesi'nde. Gaziantep'te böyle değildi. Tek derste etek, pantolon, gömleği gördük. Sonra yatay geçiş yaptım. Gerisini gördüler mi, bilmiyorum. Kalıp derslerinin parça parça verilmesi sebebiyle bir senem uzadı. Şikayetçi miyim, bazen ama çoğunlukla memnunum. O kadar memnunum ki, şikayet ettiğim anlar, memnuniyetimin altında eziliyorlar...
Velhasılıkelam, hazır tatile girmişken arka arkaya birkaç yazı yapıştırayım da yeniden uzun bir ara verirsem, tekrar dönmeye yüzüm olsun. :))
Bu arada bugün bir tunik diktim... Geçtiğimiz günlerde çiçekli kumaştan dikilen iki modeli instagramımda oylatmıştım, en çok oy alanın kalıbını kendime göre uyguladım. Kendimce seçtiğim kumaşlardan o modele yeni bir görünüm verdim... Bir kalıp uygulamak için ilk olarak model analizi yapmanız lazım. Model analizini iyi yapabildiğiniz her şey, kalıp bilgilerinizle yeniden canlanacaktır. Unutmayın. :) O kalıbı da atacağım ama öncesinde temel beden kalıbı çıkarmayı yazacağım, adım adım. Madem bu işi yapıyoruz, her yerde yapalım...

30 Eylül 2017

2017-2018 Kış Trendleri

Yeni sezona başlarken modayı takip eden herkesin aklında aynı soru; bu sene hangi renk ve detaylara sahip ceket/kaban tercih etmeliyiz? Neleri giyip, neleri giymemeliyiz?

Yurtdışı moda bloglarını (fashionbloglarını) incelediğimizde tercih edilebilecek seçenekler teker teker önümüze sıralanıyor. Yurtdışı moda blogları (fashionblogları) diyorum zira ilk olarak onların haberi oluyor. Hem modanın değişiminin Türkiye'ye nazaran o ülkelerde daha hızlı olması hem moda haftası (fashionweek) defilelerine katılmaları hem de trend belirleme merkezlerinin o ülkelerde bulunmasından kaynaklı...


İlk olarak bu sezon "daha" revaçta olacak renklerden bahsedeyim; 
Başı tabiki tutkunun ve aşkın rengi olarak bilinen KIRMIZI çekiyor. Tek renk ya da dikiş hatlarından kontürlenmiş olarak çıkacak karşımıza kırmızı. Kontürlü kıyafetleri de bol bol göreceğiz. Yani şimdilik çevremizde pek rastlamasak da, şarkıcı ve oyuncularda, yeni tasarlanan modelleri sergileyen mankenlere rastlayacağız... 




Düz renk KAHVERENGİ tonları ve VİZON kullanılmış kıyafetler, içlerine giyilecek canlı bir renkle ya da düz renk siyahla kombinlenmiş olarak karşılayacak bizi. Aynı şekilde GRİ... 








Tek renk kombinlenmiş olarak gördüğümüz ikili setlerin ya da detaysız triko elbiselerin üzerine model özelliği olmayan kabanları giyenler olacak...  


Payetli, parlak taşlı, metalik, folyovari kumaşların sadece detay olarak kullanıldığı yerler olsa da, cesur tasarımcıların elinden çıkacak olan tamamı bu havaya sahip kıyafetleri giyenleri de göreceğiz...



Detay olarak ise kabanlarda en çok bel vurguları olacak. Belin inceliğini öne çıkarmak için, bol kesimli kabanlarda kuşaklar tercih edilirken,  

heybetli bir görünüm istendiği noktalara ise kürklü dokunuşlar eklenecek. Kumaşla nötrlenmiş kürk tercih eden markalar olsa da, canlı bir renk seçip, kabanı ikinci plana atacak olan tasarımlar da olacak...



Şöööyle bir özet geçtim. Umarım faydalı olmuşumdur. E hazırsak kış gelsin artık, özledik!☺

12 Haziran 2017

Büyüdükçe karşımdaki insanların dertlerinin içine daha çok girer oldum. Dert dinlemeyi sevdiğimden değil elbette fakat bana güvenip de anlatıyor olmaları gururumu okşuyordu, inkâr edemem. Halâ da öyle... Bir süreden sonra bana dert anlatan insanlara aynı sebepten yakınlaşmaya çalıştığımda dinlenilmediğimi fark ettim. İlk başlarda garipsemiş olmama rağmen, daha sonralarda bunun gayet olağan bir şey olduğunu gördüm. Ne önemi var ki? O derdini anlatsın, senden tavsiye alsın/almasın, rahatlasın; yeterlidir. Avutuyor musun? Oldukça... Senin ne hissettiklerini, senden başka kim önemser ki? Onların hayatında ne önemin var?... Oysa ben her şeyden feragat edecek noktaya gelmişken, onların gözünde incir çekirdeğini doldurmayacak kıymetim olduğunu görmek beni kırıyor ama yine de kıymetim olduğunu görmek umut veriyor. Aptalın tekiyim! O kadar küçük şeylerden nem kapıp, sırılsıklam oluyorum ki aklım almıyor bazen. Ah benim bu her şeyi iyi etmeye çalışan yanım(!) Biliyorum, böyle olmam hep kıracak beni ve buna engel olamayacağım ama yaşadığım şeyler her gün biraz daha gözümü açmama vesile oluyor. Bir şeyler yapamıyor olsam da, olayın ciddiyetinin farkındayım. Mesela uzun zamandır karşımdaki insanın ne anlattığına odaklanamıyorum. Belki de hak eden birisi, dinlemem gerekiyor, derdine çare olmam/bulmam gerekiyor ama yapamıyorum. Öyle kötü insanları almışım ki hayatıma, şimdi hak eden insanlara hak ettiği değeri gösteremiyorum. Endişeleniyorum... Sanırım bu benim hayatımda yaptığım en büyük hata olarak kalacak; hayatıma çok kişi almış olmak... Geriye dönüp bunu değiştirebilme şansım olsaydı değiştirir miydim diye düşünüyorum. Sanırım cevabım 'Hayır' olurdu. Ne kadar pişmanlık duyduğum noktalar olsa da, memnun kaldığım; mutlu olduğum noktalar da var, yok değil. Öyle insanlarla tanıştım, gezdim, eğlendim, yedim, içtim ki... Ne zaman aklıma gelse, elim telefona gider de arayamam... Bir şey umduğumdan da değil ha! Yanlış anlaşılmasın... Sadece hâl hatır sormak olurdu amacım... Eğer o günleri yaşamış olmasaydım bu olgunluğa erişebilir miydim, sanmıyorum. Olgunluk diyorum ben buna. Olgunum. Olgun olduğumu düşünüyorum ve benimle birlikte birçok kişi de böyle düşünüyor. Düşündüklerini söylediler...
Yeri geldiğinde içimdeki çocuğu göstermeyi ben de biliyorum ama herkese gösteremiyorum. Göstermemeliyim. Zira insanlar karşısındakinin zaafını öğrenince, aralarındaki en ufak çıtırtıda bombanın pimini çekip o tarafa doğru sallıyor. Nereye gelirse, kalan sağlar bizim! Benim sorunum da bu işte. Benim zaaflarımı herkes bilir. O kadar kolay kırılabilirim ki, kimse iyi etmekle uğraşmaz. Çünkü onlara göre kırmak, iyileştirmekten daha kolaydır bende. Öyle yanılıyorlar ki(!)... Beni iliklerime kadar tanısalar, 'a' dediklerinde bile, affedebileceğimi bilirler. Hatta öyle ki, bazen birine kırıldığım halde, kırıldığımı unutup da hiçbir şey olmamış gibi konuştuğumu fark ediyorum, o yine de kırıldığımı anlamıyor. Anlasa ne değişecek diyorsunuz, doğru... Öyle safım ki; karşımdakinin anlamayacağı ufacık şeye bile kırılıp, bir gülüşü ile kırgınlığımı geçirebiliyorum ama bunu da kimse bilmiyor. Çünkü kimse benim içimle ilgilenmiyor. Kimse benim ne hissettiğimle ilgilenmiyor. Benim kırılıp kırılmamam kimsenin umurunda değil. Bu böyledir... Bu öyle bir volkan ki, nasıl dindireceğim bilmiyorum. Rabbim ferahlık versin.

14 Şubat 2017

Tatilde İzlediğim Filmler


Benim için dönem arası verilen tatilde ne kadar çok iş yaparsam o kadar kârlı olurum gibi gelir. Bu tatilde de izleyebildiğim kadar film izleyip, dikebildiğim kadar kıyafet diktim. Şimdi izlediğim filmleri kendi düşüncelerimle yorumlayayım, izlemeyenlere fikir olur belki.. :) Toplamda yirmi film izledim. Önceliği bu senenin Oscar adaylığı açıklananlara verdim. Filme, yönetmene, senaryoya, oyunculara ve filmin müziklerine adaylığı koyulan filmlerden beşini izledim. Henüz alt yazısı düşmemiş olanlar kaldı tabi... Onlar bitince de arkadaş önerileri, sitelerdeki enler gibi filmleri seçtim... Lafı uzatmadan başlayayım. Tekrar söyleyeyim, kendi düşüncelerim olacak. Katılmak zorunda değilsiniz. :)

  • ARRİVAL (Geliş)
 
Tür: 
Bilim - Kurgu

Süre: 
1:58 sa.
Başrollerini Amy Adams ve Jeremy Renner'in paylaştığı film, uzaylıların dünyaya gelişini ve insanlarla iletişime geçmeye çalışmasını anlatıyor. Kadın başrol Amy Adams, filmdeki adı ile Louis Banks, üniversitede ders veren bir dilbilimcidir ve uzaylılar ile iletişime geçmesi için işe çağırılır. Başta tepkili olan Louis, işi kabul eder ve yolculuğu başlar. Yolculuğu diyorum, zira filmi izlediğinizde neden yolculuk dediğimi daha iyi anlayacaksınız... Tamamen anlatmak istemiyorum, izlenilmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum. Bilim-kurgu, fantastik filmleri çok severim ve ilgiyle izlerim. Bu film de en sevdiklerim arasında, harddiske kaydoldu...

Adaylıkları: 
En İyi Film, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Yönetmen, En İyi Sinematografi, En İyi Film Kurgusu, En İyi Uyarlama, En İyi Kostüm ve En İyi Ses Miksajı olmaya aday... Karşısındaki filmler epey dişli ama yine de ödül almasını isterim... :) 

  • HACKSAW RİDGE (Savaş Vadisi)
Tür:
Drama - Tarihsel

Süre:
2:19 sa.
Gerçek bir hikayenin anlatıldığı Hacksaw Ridge'de, İkinci Dünya Savaşı'nda silah taşımayı reddeden barış yanlısı sıhhiyeci Desmond Doss'tan bahsedilmektedir... Desmond, hastanede gördüğü hemşireye aşık olur ve sıhhiyeci olmaya karar verir fakat sıhhiyeci de asker sayıldığı için silah kullanması gerekmektedir. Desmond bu filmde silahsız da savaşılabileceğini herkese ispatlar...
Tarihsel ve dönem filmlerini izlemeyi çok severim ve kurgusu da güzelse, aynı filmi defalarca izlerim. Bu da onlardan biri... O kadar etkileyici bir kurgusu var ki, olayın içinde kendimi bulabiliyorum. Milliyetçi duygum kabardı. :))

Adaylıklar: 
En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Ses Miksajı, En İyi Ses Kurgusu, En İyi Yönetmen (Mel Gibson...), En İyi Film Kurgusu ve En İyi Uyarlama Senaryo...

  • HELL OR HİGH WATER (İki Eli Kanda)
Tür: 
Drama - Suç

Süre:
1:42 sa.
Bizim bu yabancı filmlere isim uydurmalarımız yok mu, bayılıyorum. :))
Bu filmde azılı suçlu bir adamın, hapisten çıktıktan sonra kardeşiyle banka soyma serüveni anlatılıyor. Kardeşlerin annesi hasta, abi hastaneden çıkasıya kadar anne ölür ve tedavi masrafları için ipotek altına alınan evi kurtarmak için, güvenlik kamerası olmayan bankaları soyup borcu ödemeye ve ipoteği kaldırmaya çalışırlar. Sonuçta borç ödenir ödenmesine ama suçlu abi, polisler tarafından öldürülür...
Filmin konusu biraz saçma geldi bana açıkçası... Sevemedim, dolayısıyla odaklanamadım da... Suç filmi sevenler için eğlenceli bir film sayılabilir.
 
Adaylıklar: 
En İyi Film, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ve En İyi Film Kurgusu.
 
  • LA LA LAND (Aşıklar Şehri)
Tür:
Drama - Romantik
Süre:
2:08 sa.
Genel olarak bir müzikal kıvamında olan filmde başrolleri Ryan Gosling ve Emma Stone paylaşmaktadır... Ryan, yani filmdeki adıyla Sebastian, jazz müziğini yaşatmaya and içmiş bir müzisyen. Emma, Mia, oyuncu olmak için sürekli seçmelere giren ama bir türlü kabul edilmeyen, bir cafede tezgahtarlık yapan kız... Masalsı bir film olan La La Land, Romantizm sevenlerin izleyebileceği güzel bir film...
Adaylıklar:
En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Yönetmen, En İyi Sinematografi, En İyi Film Kurgusu, En İyi Film Müziği, En İyi Orjinal Şarkı(2 adet), En İyi Kostüm, En İyi Ses Kurgusu ve En İyi Ses Miksajı.

  • SNOWDEN
 
Tür:
Drama - Gerilim

Süre:
2:14 sa.
Yine yaşanmış bir olayın kurgulanması ile meydana gelen film... Edward Snowden, Amerika'nın sırlarını ortaya çıkarmakla suçlanır. Bilgisayar dehası Snowden, eğitimin ilk aşamasında herkesin dikkatini çekerek farklılığını ortaya koyar. CIA, NSA ve benzeri kurumlarda çalışarak kendini geliştirdiğini düşünür. Zamanla bu kurumların ülkeyi korumak amacıyla kurdukları programların yanlış olduğunu düşünmeye başlar. Snowden, yavaş yavaş koparak insanlara yapılan haksızlığı ortaya çıkarmak ister ve ABD ile düşmanlığı başlar. Snowden şu an Rusya'da yaşamaktadır. Yakın zamanlarda ise ABD'ye, Trump'ın başkanlığını kutlamak için hediye olarak teslim edilebileceğinin haberi verilmiştir...

  • A BEAUTIFUL MIND (Akıl Oyunları)
 
Tür:
Drama - Romantik

Süre: 
2:20 sa
Gerçek hayatın bir uyarlaması daha... Nobel ödüllü matematikçi John Nash'in hayatının anlatıldığı bu filmde, John'u Russell Crowe canlandırır. John matematiğe yeni bir kuram katmaya çalışan, olağan kuramlara karşı çıkan; derse gitmeyi bile zaman kaybı olarak gören bir matematikçidir. Etrafındaki insanlar onun başarılı olacağına inanmak ister ama John şizofreni hastası gibi davranmaya başlar ve hayali arkadaşlar görmeye başlar... Ona inanıldığında ise çok yaşlıdır...

  • GRAVITY (Yer Çekimi)
 
Tür:
Fantastik - Bilim Kurgu

Süre:  
1:31 sa. 
Bayıldığım bir film türü daha... ama bana göre "Fantastik - Bilim Kurgu" türünün en iyi örneği Marvel yapımları... Bu gibi filmleri izlerken heyecanlanıyorsam, o film benim için başarılıdır. Bunu ve bir sonrakini izlerken soluk soluğa kaldım. Bunlardan ayrı, Marslı'da... Resmen kendim yaşıyormuş gibi endişelendim, avuçlarım terledi. :)) Eğer seviyorsanız bu türü, kaçırmamanız gereken filmlerden biri bu. Bilmeniz gerek! Şimdiden keyifli seyirler. ;)

  • INTERSTELLAR (Yıldızlararası)
 
Tür:
Fantastik - Bilim Kurgu

Süre:  
2:49 sa. 
Beşinci boyutun varlığını düşündünüz mü hiç? Gelecekten biri, size mesaj gönderiyor olabilir mi?... Bu filmi izlerken; 'Acaba mı?' diyorsunuz. 'Oha, nasıl yani?' diyorsunuz. Bir önceki filmde bahsettiğim gibi bunda da soluk soluğa kalıyorsunuz. Bilim Kurgu olmasının amacı da bu değil mi? ;) Bunu da kaçırmayın...

  • FIGHT CLUB (Dövüş Kulübü)
 
Tür: 
Drama

Süre:
2:31 sa.  
Anlatıcı Edwart Norton, işinde bir türlü mutlu olamayan, sık sık seyahat etme zorunluluğu olan bir adamdır. Son iş seyahatinde tanıştığı adamla hayatı tamamen değişecektir ama işler hiç de sandığımız gibi değildir. :) O tanışmaya kadar, yalnızlığını giderebilmek için değişik sağlık topluluklarına katılmıştır. Katıldığı toplulukların birinde bir kadınla tanışır, Marla... ve ondan etkilenir... Birlikte yaşamaya başlarlar aslında, tabi biz bunu sonra anlarız... İzleyenler bilirler, izleyecek olanlara spoiler vermemeyim. :))

  • DA VINCI CODE (Da Vinci Şifresi)
Tür:
Gerilim - Gizem

Süre:  
2:54 sa. 
Da Vinci Şifresi, Dan Brown'ın kitabından uyarlanan ilk filmdir. Filmin konusu, Da Vinci'nin tablolarındaki şifreleri çözüp Hz. İsa'nın son yaşayan torununun bulunmaya çalışmasıdır. Bilinenin aslına Hz. İsa, Magdalalı Meryem ile birlikte olmuş ve ondan çocuğu doğmuştur. İsa çarmıha gerildiğinde hamile olan Meryem'i, İsa'nın dostları saklamıştır ve eşine ve çocuğuna zarar gelmesinden korumuştur... Dan Brown'ın her kitabında olduğu gibi bu kitabı da okuyanın eşsiz bir etkiye kapılmasına sebep oluyor. Diğer iki film de Dan Brown'ın kitaplarından uyarlanmıştır.

  • ANGELS and DEMONS (Melekler ve Şeytanlar)
 
Tür:
Gerilim - Gizem

Süre:  
2:26 sa.
Da Vinci şifesinde incelenen tablolardı, bu filmde de yapılar ve heykeller... Sanata olan aşkımı Dan Brown'ın kitapları artırıyor sanki... Seriyi tamamlamadan olmaz, birine başladınız mı hepsini izlemelisiniz...
  • INFERNO (Cehennem)
 
Tür: 
Suç

Süre:  
2:01 sa.
Ama içlerinden en sevdiğim bu sonuncuydu... Filmde Türkiye'nin de geçiyor olması ayrı gururlu hissettirdi. Tüm şifreler çözüle çözüle Yerebatan Sarnıcı'na kadar geliniyor ve asıl olay orada cereyan ediyor... Görsel zerafetten bahsetmiyorum bile. Beni benden aldı...

  • INCEPTION (Başlangıç)
Tür: 
Bilim - Kurgu

Süre:  
2:28 sa. 
Rüyanıza müdahale edebilmeyi denediniz mi hiç? Böyle bir şey yapabilmeyi ister miydiniz?... Bu film yapabileceklerinizin de üzerinde. Psikolojiyi, zihinde varolan kanıları değiştirebilmeyi rüya kontrolü ile başarılabildiğini görüyoruz burada... Bir iş adamının şirketini dağıtması fikrinin nasıl işlendiği anlatılıyor... Bilim-Kurgu'nun güzel örneklerinden biri de bu film. :)

  • I DON'T KNOW HOW SHE DOES (Mucizeyi Kadınlar Yaratır)
Tür:
Komedi
 
Süre:  
1:30 sa. 
Çocuk da yaparım, kariyer de! diyebilmenin en tatlı örneği bu film olsa gerek... Bir iş kadını olan Kate Reddy, yeni bir iş anlaşması için sık sık seyahat etmeye başlar ve seyahat ettiği yerde biriyle tanışır. Gün geçtikçe daha samimi olmaya başlarlar fakat Kate eninde sonunda doğru yolu, ailesini seçer... Çalışan kadınlara umut olabilecek Kate, yeni neslin idolü olabilir. :)

  • LIFE AS WE KNOW IT (Başımıza Gelenler)
Tür:
Komedi - Drama

Süre:  
1:55 sa. 
Arkadaşları Peter ve Allison'ın ölmesiyle, yetim kalan çocuklarına bakmakla görevlendirilen Holly ve Eric, birbiri ile hiç anlaşamayan, tabiri caizse zıt kutuplardır... Sophie'ye bağlılıkları, zamanla birbirlerine ısınmalarına ve daha güzel bir hayat sürmeye başlamalarına sebep olur. Başta hiç anlaşamayan bu ikili, filmin sonunda çok güzel bir başlangıç yaparlar.. :) Romantizmi de içinde barındıran Başımıza Gelenler, üzülürken gülümsetebilmeyi sağlar...

  • THE INTERN (Stajyer)
 
Tür:
Komedi - Drama

Süre:  
2:01 sa. 
Ben, 65 yaş üzeri kişilerin başvurabileceği bir stajyerlik programına başvurur ve kabul edilir ama işi o kadar kolay değildir. Şirketin başındaki Jules, oldukça zor bir patrondur ve Ben, onun kişisel asistanlığına verilmiştir. Jules başlarda alışamasa, zamanla Ben'i sevmeye ve ailesinin içine sokmaya başlar... Ben de bu iş sayesinde kaybettiği eşinden sonra kendine daha güzel bir hayat kurar. :)

  •  GOING THE DISTANCE (Seni Uzaktan Sevmek)
 
Tür:
Drama - Romantik

Süre:  
1:43 sa.
Aynı şehirde tanışan, farklı şehirlerde ilişkilerini sürdürmeye çalışan bir çiftin çektiği zorlukları, özlemleri, tutkuları ve kavuşma arzuları anlatılmaktadır. Farklı şehirlerde, etraflarında neler olup bittiğini bilmedikleri, eşlerini kıskandıkları için ilişkileri sürekli çıkmaza girer...
 
  • CAPTAIN FANTASTIC (Kaptan Fantastik)
 
Tür:
Drama - Romantik

Süre:  
1:59 sa.
Filmde Leslie son çocuğundan sonra bunalıma giren bir annedir ve çocuklarını babaları olan Ben'in yetiştirmesini anlatır. Leslie bu bunalıma daha fazla dayanamayarak tedavi gördüğü yerde intihar eder ve ölür. Vasiyetindeki son isteği; bedeninin yakılarak küllerinin umumi bir yere dökülmesidir fakat Leslie'nin babası bunu kabul etmeyerek kızını defneder. Ben ve çocukları, bunu kendilerine görev edinerek: Annelerini mezarından kaçırarak isteğini yerine getirir... Aile olmanın güzelliği çok iyi işlenmiş. Mutlaka izleyin. :)

  • GUTSHOT STRAIGHT (12'den Vurmak)
 
Tür:
Gerilim - Aksiyon
 
Süre:  
1:30 sa.
Hayatı sürekli olaylarla geçen ve düzenli bir hayat kuramadığı için sürekli kısa yoldan para kazanmak isteyen bir adamın, kumar sevdası onu güçlülerin arasına bir anda soksa da aslında başkalarının yaptığı bir planda piyondur. Bunu farkettiği anda olayların içinden çıkmaya çalışacaktır...
 
  • EDGE of TOMORROW (Yarının Sınırında)
 
Tür:
Aksiyon - Macera
 
Süre:  
1:53 sa.
Mimics adlı uzaylı birliği dünyayı ele geçirmeye çalışır ve Binbaşı William Cage, deneyimsiz bir er olarak bu savaşa katılır. Anlaşılacağı üzere hemen ölür fakat o ölüşü bir döngünün başlangıcı olur... Cage her ölüşünde yeniden uyanmakta ve o günü en başından tekrar yaşamaktadır. Bir önceki öldüğü yeri bildiği için, diğer gidişinde daha deneyimli olur ve böyle böyle Mimicslerin elinden dünyayı kurtarır... Film bu döngüden dolayı yer yer sıkıcı gelse de, oyun tarzında olması ve sonunun merak ettirmesi; akıcılığı kaybettirmez...
 
Bazılarından çok keyif aldım, umarım siz de seversiniz. İzledikleriniz için tebrikler, izleyecekleriniz için iyi seyirler dilerim. :)






19 Kasım 2016

Paulo Coelho - Simyacı

"Simyacı, dünyaca ünlü Brezilyalı yazar Paulo Coelho'nun üçüncü romanı. 1996 yılından bu yana Türkiye'de de çok okundu, çok sevildi, çok övüldü bu kitap. Bir büyük Doğu klasiği olan Mevlâna'nın ünlü Mesnevî'sinde yer alan bir küçük öyküden yola çıkarak yazılan bu roman, yüreğinde çocukluğunun çırpınışlarını taşıyan okurlar için bir "klasik" yapıt haline geldi. Simyacı, İspanya'dan kalkıp Mısır piramitlerinin eteklerinde hazinesini aramaya giden Endülüslü çoban Santiago'nun masalsı yaşamının öyküsü. Ama aynı zamanda bir "nasihatnâme"; "Yazgına nasıl egemen olacaksın? Mutluluğunu nasıl kuracaksın?" gibi sorulara yanıt arayan bir yaşam ve ahlak kılavuzu. Mistik bir peri masalına benzeyen bu romanın, dünyanın dört bir yanında bunca sevilmesinin gizi, kuşkusuz bu kılavuzluk niteliğinden kaynaklanıyor.  
Simyacı'yı okumak, herkes daha uykudayken şafak vakti uyanıp, güneşin doğuşunu izlemeye benziyor." (D&R yorumu...)

Birçok kişinin okuduğunu gördüğüm için ve kapağındaki çizimden dolayı bir albenisi vardı kitabın. Alırken hiç tereddüte düşmedim. Kitaba ihtiyacım olmadığı halde almak istedim. Elimdeki son okuduğum kitabın bitmesine yakın aldığım için o kitap biter bitmez okumaya koyuldum. İnce bir kitap. Bir kahve eşliğinde birkaç saatte bitirilebilinir... Konular birbirini takip ediyor, hiçbir kopukluk yaşanmıyor. Kişi kalabalığına da rastlamadım. Hikayenin başkişisi çobanlık yapan Santiago, rüyasında gördüğü bir hazinenin peşine düşüyor ve bu süreçte yaşadıklarını anlatıyor. İnsanın kendi iç dünyasında başa çıkması gereken duyguları, kontrol edebilmeyi öğrenmesi ve yaşadıklarından ders çıkarmayı gösteriyor. Kitap okumayı çok seven ve simyacılıkla ilgilenen çobanımız, eninde sonunda yine çıktığı yere geri dönüyor ama birçok tecrübeyi de hayatına katarak... Diğer okuyanlar bu kitap hakkında ne düşündüler bilmiyorum ama ben bu kitabı okuyarak kendime bir şey kattığıma inanmıyorum. Yazarı küçük düşürmek değil amacım ama tam bi zaman kaybıydı. Beğenenler de mutlaka vardır, saygım var. Bunlar benim naçizane fikirlerim.
Keyifli okumalar. (:

14 Kasım 2016

Parça Kumaş Konya

Selamın aleyküm arkadaşlar. Bu bi bilgilendirme yazısıdır...
Bildiğiniz gibi sene başında Gaziantep Üniversitesi'nden Selçuk Üniversitesi'ne Kurumlar Arası Yatay Geçiş yaptım. Moda Tasarım bölümü okuduğum için sürekli kumaş alma durumundayım ve henüz hiçbir yer bilmediğim için aylarca Konya Tarihi Bedesten'den alışveriş yaptım ve giden parayı size anlatamam. Tamam, kaliteli kumaşlar satılıyor fakat bir öğrencinin alabileceği fiyatın çok üzerinde... Geçtiğimiz günlerde bi arkadaşım bana kiloyla parça kumaş satan bir dükkân tarif etti, bi gidelim bakalım dedik Ramço'yla. Dünya tatlısı bir satıcısı var ve hiç abartısız binlerce kumaş çeşidi... Çok çok kaliteli markaların topunu kullanıp, geriye kalan "kullanılamayacak" parçasını neredeyse yok pahasına satın alıp, kendi kârını da ekleyip satarak geçimini sağlıyor bu abimiz. Aldığınız kumaşın kilosu da 20lira üstelik! Astardan tutun, eteklik / pantolonluk kumaşa, şifondan tutun, gömleklik kumaşa, ceketlik kumaştan tutun, kaşeye kadar her şey mevcut. Benim çok param gitti, sizin gitmesin. 😉
Kumaşa ihtiyacı olan herkes için bu yol tarifim... 
Akbank'ın Mevlana Şubesi, bilindiği üzere Selimiye Caddesi üzerinde, köşede bir dükkân... Bir tarafı caddenin üzerinde, diğer tarafı ise trafiğe kapalı bi avluya bakıyor. Caddedeki tarafından Selimiye Cami'si yönüne doğru yürüyorsunuz. Yaklaşık 100, 150m ileride bankanın hizasında "Faruk Önder Pasajı" var. Pasajın karşısında 'Hilal Ciğerci' var, onu sorarak da bulabilirsiniz pasajı... O pasaja giriyorsunuz. Sağınızdaki ilk dükkân. Aradığınız kumaşı o dükkanda bulamazsanız, bir de üst kata bakın derim. Zira hiç göstermese de; iki katlı bir dükkan...
Keyifli alışverişler.😏

09 Kasım 2016

Kavim - Ahmet Ümit

  İlk Patasana'sını okumuştum Ahmet Ümit'in... Okuyanlar, bilirler. Arkeologların çalışmalarını, çalışmalarda çıkardıkları eserlerin o döneme ait anlatımlarını o kadar güzel tasvir etmiş ki. Uzunca bir süre, seçmem gereken mesleğin arkeologluk olduğunu düşünmüştüm. Tarih bana her zaman çekici gelmiştir çünkü. Yapıları, giyimleri kuşamları, insanların soylarına göre sınıflandırılması... Yani bilimsel kısmı değil... Masalsı kısmı. Efsanevi kısmı. Anlatılan kısmı ya da siz nasıl derseniz... Hikayenin başkişisi Esra'nın hayata tutunmaya çalışması, Patasana'nın tarih kokan tabletleri... Her romanında olduğu gibi bu romanında da içine hapsetmişti beni. Öyle bir şey ki bu, kitabı elinizden bir anlığına olsun bırakmak istemiyorsunuz ve daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, benim için büyük bir yazar olmak bu noktadan geçiyor. 'Sürükleyici ve bağlayıcı kitap yazabilmek...' Ahmet Ümit bu konuda çok yetenekli bir yazar. Belki de ben polisiye romanları sevdiğim için böyle düşünüyorumdur ama eminim böyle düşünen bir ben değilimdir...
Gaziantep Üniversitesi'nde düzenlenen Kitap Fuarı'na söyleşi ve imza gününe katılmak için gelmişti Ahmet Ümit. Bilmem, bilir misiniz; Gaziantepli kendisi. Kaçırmak istemedim böyle güzel bir kitabın yazarını. Ablam telefon ederek, 'Kavim'i de almamı söyledi ve önerisi üzerine aldım. İmzalatmadan gitmek olur muydu? İki kitap için iki buçuk saat sıra bekledim, hiç acımam. O kadar güzel bir deneyim ve sonunda o kadar güzel bir mutluluk olmuştu ki, anlatamam. Daha dün gibi gülüşü...


Kavim'in konusu, Ahmet Ümit, namıdiğer Başkomser Nevzat'ın Beyoğlu Karakolu'nda rastladığı yüzlerce cinayetten herhangi biriymiş gibi geliyor başlarda. Öldürülen adamın göğsüne saplı olan haç kabzalı hançer, cinayetin sebebinin din ya da ırkçılık meselesi olduğunu düşündürüyor. Ama aslında cinayet çözülmeye başlandıkça olayın hiç de öyle olmadığını anlıyorsunuz. Kendi kendinize 'Nasıl yani?', 'Yok canım!', 'Mümkün değil böyle bir şey!' cümlelerini sık sık kurmanıza sebep oluyor. Zaten olaylar o kadar başarılı tasvir ediliyor ki, hikayenin içinde siz de varmışsınız gibi, hatta bir karakter tam da sizmişsiniz gibi oluyorsunuz. Öyle ki, romanın bir kısmında o kadar etkilendim ki Ahmet abi'nin yazdıklarından, hani endişe veya korku duyarsınız da mideniz bulanır ya aynen o şekilde, midem bulandı okurken. Elim ayağım buz kesti. Baya etkisinde kaldım. Belki de yaşananlardan. Hissettirdiklerinden... İnsan en yakınındakini bile tanıyamıyor, güvenemiyorsa nasıl yaşayabilir ki? Defalarca kez soruyorsunuz bu soruyu kendinize. Sırtınızı yasladığınız insan, bi bakıyorsunuz sırtınızdan bıçaklıyor sizi. Gözünüzün içine baka baka yalan söylüyor... Biraz da onu görüyoruz aslında bu romanda. Yıllardır tanıdığımız, bildiğimiz insanı bile aslında tanımıyor olabiliriz. Kaldı ki iki günlük insana güvenelim... Bu arada, laf aramızda Cengiz Müdür her ne kadar yarı katil (Malik'i zaten o öldürmemişti ama başını keserek tuz biber ekti), Can da kesinleşmemiş olsa da seri katil olarak gözükse de, benim suçlu gördüğüm kimse yok. Herkesin kendince bir sebebi var...
Sıradaki, diğer imzalı, kitabım, 'Elveda Güzel Vatanım'
Keyifli okumalar. :)

06 Kasım 2016

Hayvan Çiftliği - George Orwell

 Orwell'ın yazdığı birçok kitaptan çağdaş klasikler arasına girmiş bir kitabı da Hayvan Çiftliği'dir. Öncelikle kitap hakkında birkaç bilgi vereyim... Bu kitabında Orwell, reel sosyalizmin eleştrisini yapmış ve bu eleştri kitabı, dünyada başlıca yergi türünün başyapıtlarından biri sayılmış... Kitaptaki başkişiler, hayvanlardır. Çiftlikte yaşayan hayvanlar, insanların kendini sömürdüğünü öne sürerek başkaldırırlar ve yönetimi ele geçirirler. Yapmak istedikleri şey, bütün hayvanların eşit olmasını sağlamaktır. Aralarında en akıllıları olan domuzun öncülüğünde yaşamaya başlarlar fakat bir süre sonra insanlardan daha acımasız bir diktatör olur... Tarihsel bir gerçeğin işlendiği bu romandaki önder domuzun Stalin olduğu bilinmektedir. Diğer hayvanlar ise bir kişiyi çağrıştırmasa da, bu diktatörlük ortamında olabilecek kişilerdir. Kitabın asıl alt başlığı 'Bir Peri Masalı' olan Hayvan Çiftliği masalsı bir anlatımda yazılmıştır ve her yaştan kitleye uygun olmasına rağmen, küçükleri eğlendirecek bir peri masalı değil, çarpıcı politik bir taşlamadır.
Kitabın adını bir arkadaşımdan duydum ama daha önce de birkaç yerde de karşılaşmıştım. Konusunun dikkatini çektiğini ve bu kitabın, yazarın diğer kitabı olan 1984 gibi bunun da çok konuşulduğunu söyledi. İki kitabı da almama rağmen, bu kitap daha çok ilgimi çekti. Belki anlatım şekli, belki ambalajı...
Her gün okula giderken neredeyse bir saatim yolda geçiyor ve ben bu vakti boşa harcamak istemediğim için kitap okuyorum. Elimdeki kitap biter bitmez bu kitaba başladım ve sadece üç gün sürdü kitabı bitirmem. Kitabın akıcı olması bir yana, birbirine bağlı olaylar kitabı elinizden bırakmamanıza sebep oluyor ve bence büyük bir yazar olmak bunu başarabilmekten geçiyor...
Kitaptaki hayvanlar, insanların onlara zulmettiğini düşünerek birlik olup başkaldırırlar. Aralarında okuma-yazma bildiğini öne süren domuz onlara öncülük eder ve insanların refah düzeyinde yaşamaya başlar. İnsanların yediği şeyleri yer, insanların rahat yataklarında yatar. İçkiler içer, gününü gün eder. Fakat hayvanlar yine olduğu gibi, olduğu yerde yaşamlarını sürdürürler ve sürekli, zorlu şartlar altında çalışırlar. Domuz ve diğer domuz arkadaşlarının bu refah düzeyi diğer hayvanların zoruna gitmeye başlayınca aralarında sürtüşme çıkar. Bu sürtüşme sonucunda önce önderlik eden domuzu, ardından da ona bilgi sızdırdıkları gerekçesiyle diğer domuzları çiftlikten gönderirler ve yeni bir düzen oluştururlar. Yeni düzenlerinde insanlarla 'savaşlarında' ve başka birkaç sebeplerle kaybettikleri arkadaşları hariç, yaşamlarını sürdürmeye devam ederler. Artık eskisi kadar mutlular mı, onu bile bilmezler. Çünkü o kadar çok şey yaşanmış, o kadar zaman geçmiştir ki, insanlarla oldukları zamanlarda yaşadıklarıyla kıyaslayamazlar. Kendilerini oldukları duruma alıştırabilmek için eski zamanlardan daha iyi durumda olduklarını düşününürler...
Sonuç olarak, olan bir düzene başkaldıranın kurduğu düzende iktidar uğruna kendini kaybetmesiyle hem kurduğu düzeni hem de çevresindekileri nasıl bir bir kaybettiğini rahatça görüyoruz. :)
Eğer hala okumadıysanız, çok şey kaçırıyorsunuz demektir. :) Şimdiden, keyifli okumalar!
Not: öneride bulunan arkadaşım için, teşekkürlerimi bir borç bilirim.

01 Kasım 2016

Elmalı Kurabiye

Geçtiğimiz günlerde okuldaki arkadaşlara bir şey yapmak geldi içimden. Babamlar da memleketten yeni dönmüş, evin içi elma kaynıyor. Hemen elmalı kurabiye fikri çaktı zihnimde:)  Hem yapılışı kolay hem çok lezzetli... Size de vereyim tarifini, yapın bol bol. Yemelere doyamaz insan bunu!
Malzemeler:
  • 1 paket oda sıcaklığında margarin (250 gr),
  • 1 paket kabartma tozu (10 gr),
  • 1 paket vanilya (5 gr),
  • 1 çay bardağı sıvı yağı,
  • 1 çay bardağı yoğurt,
  • 1 su bardağı pudra şekeri,
  • 4-4,5 su bardağı un. 
İçine koyulan harç için:  
  • 2 adet elma
  • 3 yemek kaşığı toz şeker
  • 1 yemek kaşığı tarçın
Servis için:
  • Pudra Şekeri
Yapılışı:
İçi için hazırladığımız elmaları soyup rendeleyelim ve tavaya alalım. Üzerine toz şekeri ilave edip suyunu çekene kadar pişirelim. Sonra tarçını ilave edip iyice karıştıralım ve soğumaya bırakalım...

Hamuru için; bir kaba margarini ve pudra şekerini koyup iyice karıştıralım. Üzerine sıvı yağı, yoğurdu, vanilyayı ve kabartma tozunu ilave edip karıştıralım. Üzerine azar azar unu ilave edip yumuşak kıvamlı bir hamur haline gelesiye kadar yoğuralım. Hamuru 3 parçaya bölelim. Tezgahı çok hafif unladıktan sonra hamurları merdane ile yarım santim inceliğinde olacak şekilde bir yuvarlak açalım ve sekiz dilimli pizza kesilişi yapalım. Hamurun geniş kısmına 1 tatlı kaşığı elmalı harçtan koyalım. Daha sonra rulo şeklinde saralım ve yağlı kağıt serili tepsiye dizelim. Elmalı kurabiyelerimizi önceden ısıtılmış 180° fırında üzerleri hafif pembeleşene kadar pişirelim. Soğuyan kurabiyelerimizin üzerine pudra şekeri serpip, servis yapabiliriz.
Afiyet olsun. :)
 

29 Haziran 2016

Yok Acının Bir Tarifi

Onuncu mu oldu bu, yirminci mi, otuzuncu mu?...
Daha kaçıncı olacak?
Daha kaç kere olacak?
Daha kaç kere patlayacak?
Kaç kere kanayacak?
Kaç kere ateş düşürecek evlere?...

İyi anlayabilmek için, daha çok acıyı paylaşabilmek için, bir şekilde harekete geçebilmek için daha kimin ölmesi gerekiyor. Annemizin mi? Babamızın mı? Ne bileyim, kim ölürse durdurulacak bu terör? Kimin kanı akınca duracak bu silahlar, bombalar?
İstedikleri kim?
Kimin canı?
Kimin malı?
Ne istiyor bu karaktersiz vatan hainleri?
 
Başka bir şehre gitmek istediğimizde hava koşullarını, ulaşımını, yemek kültürünü gözetmeyi ne ara bıraktık biz? Ne ara; 'Aman kızım, oğlum oraya gitmeyin!', 'Oralarda dolaşmayın!', 'Dikkat edin, kalabalıklara girmeyin!' diye uyarıları duyar olduk? Bu uyarılara aşina olduk? Biz ne zaman başımızı yastığımıza koyduğumuzda, derin bir uyku çekebileceğiz? Ne zaman; ha şimdi, ha yarın diye yaşamayı bırakacağız? Biz ne zaman korkularımızdan arınacağız? Çözümü ne zaman bulabileceğiz? ya da aslında o çözüm var mı? Bu sorulara cevap bulabilecek miyiz? Ben yapamıyorum. Ben tek başıma bu sorularla mı uğraşayım, yoksa yaşamaya mı çalışayım seçemiyorum.
Ben bu çaresizlikte boğulacağım.
 
Allah yâr ve yardımcımız olsun. Çünkü bizi başka kurtarabilecek bir şey göremiyorum... Ölenlerimize rahmet, yakınlarına başsağlığı dilerim.

27 Haziran 2016

Üniversite Kararlarım

Biraz nostalji yapalım şimdi...
Üç sene önce üniversite tercihleri yaptığım zamanlardı ve mantıklı düşünmeye çalışıyordum. Atacağım tek bir adım, hayatımda vezir mi, rezil mi olacağımın tek belirleyicisiydi çünkü. Öğretmenlerim aldığım puan ve sıralama doğrultusunda tercih yapmamam gerektiğini, bir sene daha hazırlanmam gerektiğini öneriyorlardı ama ben sıkıya gelemeyen bir insanım. Girdiğim bu sınava bile adam akıllı çalışmamıştım. Kaldı ki bir sene daha hazırlanayım... Yani herkese, bir sene daha hazırlanamayacağımdan yakınıp duruyordum, kimse beni dinlemese de...
İlk yerleştirmelerde kimsenin yardımı olmadan yaptığım tercih, cahilliğe denk gelmiş olmalı ki, yerleşememiştim. Üzülmüştüm ve neredeyse kendimi ikinci seneye endeksleyecektim. Ek kontenjanlar açıklandığında, babamla ciddi bir konuşma yapmıştım. Resme, müziğe, mutfağa ve daha belki de fark edemediğim bir çok şeye yeteneğim olduğundan bahsettim. Övünmüyorum. Başkalarının görüşü de bu doğrultuda ve onur duyuyorum. Bu yüzden üniversite tercihimi yeteneklerim doğrultusunda yapmam gerektiğini, ileride edineceğim mesleğimi sevmemdeki tek etkenin bu olduğunu söyledim. O bize hiçbir zaman baskıcı olmadı. Bunun bazen zararını görmüş olsam da, yararları tüm zararlarını yok ediyordu. 'Tamam' dedi. 'Tamam, ne yapmak istiyorsan, nereyi yazmak istiyorsan yaz.' Neredeyse üç gün sabahlara kadar internette okulları araştırdım. Taban puanları, sıralamaları, kontenjanları, bölümleri... Hepsini kategorize ederek sayfalara ayırdım. Sürekli babamın peşindeydim. Şu mu, bu mu, onu mu yazsak, hangisi daha iyi sence?... Evde duramaz, iş yerine bile giderdim. En sonunda bir fikir ortaklığına vardık. İki yıllık sağlık bölümleri de dahil, aşçılık, tasarım, grafik ve sınıf öğretmenlikleri yazarak tercih listemi tamamladım. Birkaç gün içinde de açıklandı zaten...
Gaziantep Üniversitesi, Tekstil ve Moda Tasarımı gelmişti. Küçüklüğümden beri çizdiğim elbiseleri gören herkesin, 'Sen modacı ol kız, ne güzel şeyler çiziyorsun!' demesi, kırkı geçti belli ki. Bunun gerçekleşmesinin başka bir açıklaması olamazdı. Yeteneklerime ben de her zaman güvenmişimdir. Bu yüzden bu okula kaydolduğum ilk günden beri üzerime yüklenen gurur ve azmi size anlatamam. Özellikle bu dönemi o kadar gözde, o kadar başarılı kapattım ki; dillerden düşmemek beni daha da mutlu etti. Daha da başarılı olmamı sağladı.
Övülmenin ya da sevilmenin insanlar üzerindeki etkileri veya vücutta meydana getirdiği duygu değişimleri hakkında bir tez sunamam size burada. O konuda yeterli bir bilgi sahibi değilim ama bunlar benim için, içimde enerji meydana getiren şeyler. Sevildiğimi ve gözdeleştiğimi fark ettikçe daha çok iş yapmaya başladım. Daha çok heveslendim... Okula derse erken giderdim. Ders biterdi geç çıkardım. Dersim olmadığında da giderdim. Evdeyken bile sürekli bir şeyler dikerdim, makinem olmadığı halde (tabii şu an bir makine sahibiyim...). Hatta iyi hatırlıyorum; henüz gömlek kalıbını görmemiştik, ben evde kalıbı çıkartıp, kolsuz ve yakasız bir gömlek dikmiştim. Derste hoca onun üzerinden beden kalıbını anlatmıştı. Bir öğrenci böyle şeylere tanıklık ettikçe, önayak oldukça dersini daha çok sever tabiki. Okula daha çok bağlanır. Mesleğini sevebilecek kıvama gelir. Yani bu konuda öğretim görevlileri ve arkadaş çevresinin de çok etkisi var. Dezavantajları da gözden kaçırmamak lazım... Mesela bu denli başarınızı kaldıramayacak, kıskanacak, ayağınızı kaydırmaya çalışacak insanlar olacaktır ve şaşırmayın, bu en yakın arkadaşınız da olabiliyor... Ben bu olayı iliklerime kadar hissederek yaşadım ama hiçbir şey beni yıldırmadı... Sizin ailenizden, mesleğinizden ve yanınızda gitmeyeceğinden emin olabileceğiniz birkaç dosttan başka hiç kimseye ihtiyacınız yok. O yüzden takılmayın kimseye...
Ek kontenjanla gelmiş olmak, sınıfta ilk başlarda dışlanmama sebep olsa da; zamanla sevilen ve her arkadaş ortamında aranan biri oldum. Kimseyle can ciğer değildim ama herkesle muhabbetim vardı ve inanın bana; bu her şeyin en iyisi. Hani bir laf var ya, 'ne kadar az insan, o kadar çok huzur' bunu üniversitede en güzel şekilde görüyorsunuz. Şimdi diyeceksiniz 'ne alakası var yaa, çok arkadaşım olacak benim. ortamlardan ortamlara akacağız. Dört sene de kanka takılacağız.' gülerim. Üzgünüm ama şanslıysanız, bu durumun bu şekilde olmadığını ikinci sınıfın sonunda anlamaya başlarsınız. Şanslı değilseniz zaaaten birinci sınıfın sonu ya da ikinci sınıfın başında fark edeceksinizdir. Üniversite ortamı tamaaamen menfaat ortamı. Eğer amacınız üniversite okumak, bir an önce okulu bitirip, meslek hayatına atılmak ise; ilk olarak hiç kimseyi ve o hiç kimse kategorisine koyacağınız 'arkadaş' sıfatındaki insanların söylediklerini umursamayacaksınız. Gerekli, gereksiz her ortama gitmeyeceksiniz. Çok arkadaş edinmeyeceksiniz... Yani ben size demiyorum ki, oturun ot gibi yaşayın ama her şeyin bir tadı, dozu var. Bu dozu bilerek okuyun. Büte de kalın, hatta abartmamak şartıyla dönem de uzatın ama dediğim gibi; abartmayın...
İkinci sınıfı bitirdim, üçe geçtim. Bazı okullarda uygulanan Farabi programına başvurdum. Belki duymuşsunuzdur, Erasmus'un yurtiçi olan versiyonu. Yani okulunuzla, anlaşmalı olan okullarda bölümünüz varsa; güz, bahar ya da güz + bahar olmak üzere gidip eğitim görebiliyorsunuz. Bu durum size farklı akademisyenler, farklı öğrenim teknikleri, yeni arkadaşlar ve yeni ortam kazandırıyor. (Son ikinin kazanç olup olmaması konusunda pek emin değilim aslında...) Açıkçası babam dahil, birkaç kişi daha bunun gereksiz olduğunu söyledi. Onların açısından bakınca, haklı sebepler görebiliyorsunuz ama ben olmak istediğim yerde değilsem, mutlu olabileceğimi sanmıyorum. Olmak istediğim yer başka yerdi. Denemek istedim... Gazi Üniversitesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi'ne başvurdum. Gazi Üniversitesi'ne kabul edildim. Önümüzdeki dönem, yani üçüncü sınıfı Ankara'da okuyacağım. Tamam, Gaziantep'i çok sevdim, sevildim. Alıştım, kurulu bir düzenim vardı ama ne olursa olsun, mesleğim gereği her şeyi yapabilmeliydim. Beni diğerlerinden ayıracak olan şey, seçilmemde bir adım öne atlatacak olan şey buydu. Farklı olmam... Kurulu düzeni bozabilmek, bir yerden ayrılabilmek, yeni bir yere aşılabilmek her yiğidin harcı değil tabi. Belki de boyumdan büyük bir işe kalkıştım ama iyi hissediyorum. Geriye kalan şeylerin ne önemi var ki? Bana şans getireceğine inanıyorum. Kendimi suçlu ya da pişman hissetmiyorum. Vazgeçmem gereken bir şey varmış gibi de gelmiyor bana. Bu yüzden içim rahat...
Öğretmenlerim, okuldan ayrılırken beni çok sevdiklerini, gitmemi içten içe istemediklerini ama başarıma katkısı olacağı için desteklediklerini ifade ettiler. Ciddi bir duygu seli :) Neyse ki, Selçuk Üniversitesi'ne yazın yapmayı düşündüğüm 'yatay geçiş' gerçekleşmezse, dördüncü sınıfa geri döneceğim. Bir de bu durumun, yani Farabi Programı'nın en güzel özelliği, gitmelere alışıyorsun. Tamam, bununla övünmüyorum ama bir yere bağlanıp da ayrılmak kötü hissettiriyor. Alışmamak, bağlanmamak en iyisi...
Lafın kısası... Aileden uzak (hatta bayaaa uzak) üniversite okumak ne kadar zor olsa da, o kadar tatlı ve eğlenceli geldi bana. Başlarda özlüyorsun falan ama bir süreden sonra, okulun olduğu şehirden ayrılasın gelmiyor. Memlekete gitmek istemiyorsun. En azından benim için bu böyleydi... Konu ailene gitmemek değil, yanlış anlaşılmasın sakın. Olduğun yere alışmak... Tüm mesele bu...

Alışmayın. Hiçbir yere. Hiç kimseye. Hiçbir şeye...

not: Üniversite adaylarına bol şans! Şansa çok ihtiyacınız olacak gibi... :) Allah yardımcınız olsun kardeşlerim.

22 Nisan 2016

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Defilesi (İlk Defilem!)

Gaziantep Üniversitesi, Tekstil ve Moda Tasarımı bölümü öğrencileri olarak 23 Nisan, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı niyeti ile, çocuklarımıza özel bir defile yapmak istedik ve öğretmenimiz Sayın Tuğba Öztürk bu isteğimizi, bizi kırmayarak kabul etti. Bölüm başkanımız Sayın Ebru Çoruh manevi desteği ve güler yüzü ile her zaman yanımızdaydı. Mesleki İngilizce dersi öğretmenimiz Sayın Nazan Kalebek, kızı Azra Kalebek'in de modellik yaptığı bu defilede mankenlerin yönlendirilmesi ve çeşitli birçok konuda; koşuşturarak yardımcı oldu. Ayrıca defilemiz Gaziantep Teknopark binasında gerçekleşti. Binayı kullanmamız için ricalarımızı geri çevirmeyen, bizi kırmayan, müsaade eden ve bina ile ilgili her konuda yardımcı olan Sayın Onur Akar ve Sayın Deniz Vuruşkan'a teker teker teşekkür ediyorum... Gaziantep'i kazandığımda biraz tedirginlik duyan ama yaptığım her işten gururlanan ve desteğini üzerimden hiç çekmeyen babam Ramazan Bahar ve annem Muhlise Bahar; iyi ki sizin evladınızım ve iyi ki yeteneklerimin farkına varıp, körelmesine değil de yücelmesine destek verdiniz. Sizleri çok seviyorum ve sizler (öğretmenlerimiz ve ailelerimiz) bizim destekçimiz olduğunuz sürece, bugünkü gibi gururlanacağımız daha nice günlerimiz olacaktır... İyi ki varsınız!
Birkaç hafta içerisinde hazırlanarak 42 parçalık şirin mi şirin bir defile sunduk bugün... Salonun dolmayacağından çok endişelendik. Aksilik çıkacak diye korktuk. Modellerde sorun yaşayacağız diye tedirgin hissettik ama Allah hep yanımızdaydı ve alnımızın akı ile çıktık bugünden de... 2. sınıf öğrencisi olmamıza rağmen bir defile gerçekleştirdik ve her şey, ilk defilemiz olmasına rağmen defalarca kez defile yapmışız gibi profesyonelceydi... Sanıyorum ki bu profesyonelliğin bize desteğini eksik etmeyen öğretmenlerimizle çok alakası var... :) Kendimle ve arkadaşlarımla gurur duyuyorum.
Dikilen tüm elbiseler, mankenler, müzik seçimi, seyirci kitlesi, defile sonrasında verilen kokteyl... Her şey şahaneydi. Emeği geçen herkese minnettarım. Ben bu kadar kalabalık olacağını ve bu kadar iyi geçeceğini tahmin etmiyordum açıkcası. Bu mutluluğa nail olmak, bir öğrencinin yaşayabileceği en güzel şey... Salon boşalırken bir çiftin konuşmasına tanıklık ettim. Adam; 'İyi ki gelmişiz, bu kadarını beklemiyordum. Çok eğlendim!' dedi ve işte o an, yaptığım işten onur ve gurur duyduğum andı! Gözlerim doldu, koşuşturmaktan yoruldum ama aynı zamanda misafirlerle ilgilenebildim, gülümsemekten çenem ağrıdı fakat yaşadığım en güzel gün, şimdiye değin kazandığım en önemli tecrübem bu oldu... Bunca yorgunluğa rağmen hiç bitmeyen enerjim, takım arkadaşlarım sayesindeydi!
Bu benim tasarımcı olarak sahneye çıktığım ilk defilemdi. Diktiğim elbise 3 yaş içindi ve modelim o kadar güzel bir prensesti ki, elbisemi layığıyla taşıdı. Çok güler yüzlü, güzel saçlı, çocukların masumiyet timsali oluşunun temsiliydi sanki. Şükürler olsun ki bana hiçbir zorluk çıkarmadı. Bu modeli bana ayarlayan Sayın Fatma Eviz arkadaşıma ve modelimin ailesine minnettarım. Umuyorum ki böyle geniş düşünceli insanlar oldukça, gelecek daha da güzelleşecek...
Hayatımda yaşadığım en güzel gün bugündü ve en kötü günüm böyle olsun! Rabb'im daha da iyilerine iletsin. Nice nice defilelerime...
Bu güzel günden sonra sizlere edebileceğim en büyük temennim; mutluluk duyacağınız işlerde bulunmanız. Aksi takdirde her şey çok zor, aksi takdirde her şey çok keyifsiz olacaktır... Şükürler olsun beni bu güne eriştiren Rabb'ime... Gelen, gelmeyen, beni takip eden ve tebrik eden herkese teşekkürler. Çok teşekkür ettim, çünkü çok teşekkürü hakettik; hepimiz! :)

20 Nisan 2016

Mesleği Sevdiren Durumlar Vol: 1

Geçtiğimiz günlerde 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için bir defile düzenleme fikri düştü aklımıza... Yapalım, dedik. Herkes bir hafta boyunca neler yapabileceğini araştırdı, tartıştı, tarttı ve en sonunda karar verdi. Bir hafta kalıpla uğraştık, bir hafta kesim & dikim, bir hafta detaylar ve bugün tüm elbiseler bitmiş halde sıraya koyuldu. Hepsinin karşısına geçince gururlu gözlerle bakmaktan kendini alıkoyamıyorsunuz... Okula ilk başladığım zamanlarda bana gelip, dikiş yapacaksın ve çok güzel işler çıkaracaksın deseydi, inanmaz, kaale almazdım gibi. Fakat şu an oturup bakınca insan garipsemiyor değil. İlk etek diktim kendime, sonra pantolon, sonra gömlek... (Bunların kalıplarını ve yapım işlemlerini de atacağım ilerleyen zamanlarda...) O kadar güzel duygulara sebebiyet veriyor ki bunlar, giyerken bir başka hissediyorsunuz... Adeta boyut değiştiriyorsunuz...
Ben bu defile için dört yaş, kız çocuğu için çalıştım ve pembiş bir gelinlik modeli yaptım. Sınıfın geneli atlas kumaş kullandığı için ben bir farklılık yapayım dedim ve çocuğun yaz günlerinde "yanmadan" kullanabileceği poplin kumaşlı bir tasarım çıkardım.
İşe her zamanki gibi kalıp çıkararak başladım tabiki. Temel beden kalıbı daha sonra belden ayrı üst ve etek kısmı çalıştım. Poplinin ince yapısı olması sebebiyle iki kat kestim her kalıptan. Bu durum hem kumaşa kalınlık kazandırdı, hem rengini doygunlaştırdı, hem de üzerine işleyebileceğim şeylerin içerisinde görünebilecek iplerin gizlenmesine yardımcı oldu.
Elbisemin üzerine uyguladığım tülü elimde bir kumaşa teğelledim ve daha sonradan bu kumaşı eteğe ekledim. Ders öğretmeni, büzdürme yöntemi ile diktirmiş diğer arkadaşlara ama ben benim yaptığım yöntemin daha kabarık göründüğü kanaatindeyim... Bu arada tütüyü elbiseyle birleştirmeden önce elbisenin temelindeki her şeyi bitirmiştim. Fermuar, yaka işlemesi, etek ucu gibi...
Daha sonra da tütüyü ekleyip detaylandırma işlemine geçtim. Organizeden yapılan minik pembiş gülleri önce yakasına ve beline bir sıra halinde işledim. Ardından da etek üzerine dağınık bir şekilde eklemeler yaptım... Çok profesyonel çalışmasam da hazır giyim mamülü kadar güzel bir çalışma çıktı ortaya...

Aynı renk güllerden oluşan bir de taç aldım modelime ve sabırsızlıkla defile gününü beklemeye koyuldum. Eğer Gaziantep'e yakın bir yerlerdeyseniz; Cuma günü 14.00'da Gaziantep Teknopark / C Blok Konferans Salonu'nda yapılacak olan defilemize sizi de bekleriz. Onure oluruz...
Keyifli akşamlar...



16 Nisan 2016

Peygamberler Şehri; Şanlıurfa

Bir şehir ne kadar kutsanabilirse o kadar kutsanmıştı...
Hz. Eyyüb'ün şifa bulduğu, Hz. İbrahim'in ateşe atıldığı, sonra da o ateş'in bir havuza dönüşüp; yanmasına engel olduğu... İlk başta bakılınca bahsi geçen olayların hepsi masalsı geliyor. Rivayet sanıyorsunuz ama hepsi yaşanmış...


Nemrud,Edessa(Şanlıurfa) kralı olduğu vakitler bir kahinin yanına gidiyor ve kahin ona bu sene doğacak bir erkek çocuğunun tüm krallığını yok edeceğini söylüyor. Nemrud ise bu duruma engel olmak için denilen günden itibaren iki gün boyunca köyde bulunan tüm erkekleri dağa sürüyor ki kadınlarıyla birlikte olmasına engel olsun... O gece Nemrud, köyü teftiş etmek için sarayından ayrılıyor ve sultanlık mührünü odasında unuttuğunu hatırlıyor. En yakın bulduğu adamını(Hz. İbrahim'in babası) saraya göndererek mührü getirmesini emrediyor. Adam mührü aldıktan sonra Nemrud'a gitmeden önce karısının yanına uğruyor ve Hz. İbrahim o gece ana rahmine düşüyor. Hz. İbrahim'in annesi, hamile olduğunu eşinden bile gizleyerek çocuğunu koruyor. Zira babası dahi olsa bu durumu duysa, çocuğu olduğunu düşünmeden ona zarar verecek ve ölmesini sağlayacak... Annesi doğuma kadar bol kıyafetler giyerek, kilo aldığını söyleyerek yaşayıp gidiyor ve doğum zamanı gelince bir mağaraya gidip, Hz. İbrahim'i orada doğuruyor. Sık sık yanına gidip gelse de, Hz. İbrahim çeşitli rivayetlerle büyüdüğü anlatıla geliyor. Çok zaman geçmeden büyüyen Hz. İbrahim'i Nemrud'un askerleri, avlanma sırasında görüyor ve güçlü, yağız bir delikanlı oluşundan dolayı beğenerek saraya götürüyor. Nemrud da İbrahim'i beğenince saraya alıyor. İbrahim, saraydakilerin puta tapışını yanlış bulduğu için, putları yıkıyor ve onun yaptığı öğrenilince; İbrahim'in yakılarak öldürülmesi için emir veriliyor. Öyle ki dağ gibi odunun yığıldığını, hatta bu ateşin yıllarca yandığını öne sürenler oluyor. (Bu duruma inanmayanlar için deniliyor ki; 'Balıklı Göl'ün dibini eşelerseniz -kazarsanız- kömür karası göreceksinizdir.) Hz. İbrahim kaleye kurulan bir mancınıkla (ki mancınık o zaman şeytan vesvesesi ile bulunuyor...) ateşin içine atılıyor ve tam o sırada Cebrail as. gelip ve ve diyor ki;Ey İbrahim! Ben Cebrail'im! Allah'ın emriyle sana geldim. Benden ne dilersen dile!' O vakit İbrahim de, Cebrail'e; 'Ben sadece Allah'tan yardım isterim.' diyor ve Allah; 'Ey ateş, İbrahim'in üzerine serin ve selamet ol!(Enbiya - 69)' buyurur. Ateş ise o anda suya, odunlar da balığa dönüşüyor ve şu an bilinen Balıklı Göl meydana geliyor...

Fotoğraftaki minyatür Şanlıurfa Kent Müzesi'nde bulunmaktadır ve grup olarak gittiğimiz için rehberimiz bizi çok güzel bilgilendirdi. Bana kalırsa zaten böyle yerleri rehbersiz, boş beleş gezmemeli insan. Herkes bakabilir ama herkes göremez. Bu gezide rehberler bizim görmemizi sağlayan taraf oldular. İki adet rehberimiz vardı. Biri müzede, bir diğeri Balıklı Göl ve Eyyübi Camii'nde eşlik etti. Kültür Bakanlığı'nın görevlendirdiği bu rehberlere ayrı olarak teşekkürlerimi sizlerin de önünde iletirim...
İlk olarak bu müzeyi gezdik... Ardından Hz. Eyyüb'ün şifa bulduğu suyun kaynağına ve makamına gittik. Şifalı olduğu rivayet edilen sudan içtik, dualarımızı ettik; Rabbim hayırlı eylesin, kabul etsin... Ardından Cevahir Han'a gidip, öğle yemeğimizi yedik ve ayrıca oradaki insanlarca şahane karşılandık. Hizmet ve mekan tabiri caizse on numaraydı. Yemek, çay, tatlı, mırra... Ekstra hizmet gördük ve eminim ki bu hizmeti herhangi bir günde giden müşterisi bile görmüyordur... Temizliği olsun, mimarisi olsun, otantik havası olsun, her şeyiyle mükemmel bir mekandı ve eğer yolunuz Urfa'ya düşecek olursa bir öğününüzün burada olmasını tavsiye ederim...

Bu yediğim künefe kadar tatlı bir geziydi. Her anının fotoğrafını çektim, çünkü neden çekmeyeyim? :) İnsan, unutmak istemediği şeyin fotoğrafını çeker..
Ayrıca Gaziantep Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği sayısız gezilerden biriydi bu Şanlıurfa gezisi ve sanırım bu ayki gezi kapsamı Şanlıurfa'ymış. Belediyenin gençlere yönelik etkinliklerine katılmanın zararı olmamasının yanı sıra kat be kat yararı olduğunu düşünüyorum ki ben bu geziden çok keyif aldım. Hayal dünyam, düşünce sistemim, tarihi bilgilerim güçlendi, genişledi. Fatma Şahin'in Gaziantep'e katkılarını saymaya kalksam burada hep beraber sabahlarız gibi, o yüzden ben genel olarak bir teşekkürü kendime borç bilirim. Sürç-ü lisan ettim ise; affola. Keyifli akşamlar...

28 Mart 2016

Yepis Yeni Akım; Tesettür Modası...

Son zamanlarda ciddi bir kitleye ulaşan tesettür modası, artık mağazalarda yeni raflar açılmasına, yeni tasarımlar ortaya çıkmasına ve eteğin 60lı yıllardan sonra yeniden gözde olmasına sebep oldu.
Hani benim kanaatimi sorarsanız, çok iyi oldu. Beni bilen biliyor, ben de tesettürlü bir kadınım. Bu durum beni ziyadesiyle memnun ediyor. Gözlemlerim birkaç sene önceye kadar olan transparan detaylı ya da fazla açık bluzların artık daha az tasarlanıyor olması yönünde (yabancı markalar hariç) ve bu çok güzel..
Yaradan'ın emrettiği üzere her genç kızın hicaplanması, yani tesettüre bürünmesi, helali olmayan bir erkeğe karşı haram kılınan uzuvlarının kapanması gerekiyor. Belki bunun bilincinde, belki değil tesettürlenen arkadaşlar gün geçtikçe artıyor ve ben de kendime yeni yeni arkadaşlar ediniyorum. Sanmayınki benim hiç tesettürsüz arkadaşım yok. Elbette var ama siz sizin gibi birini, derdinizi anlayan ya da ortak derdiniz olan biriyle mi daha samimi olursunuz, yoksa sadece isimsel olarak tanıştığınız, bir yerlere gidip geldiğiniz biriyle mi? Bana kalırsa ilki daha sağlıklıdır. Güvenilmeyen kişiyle arkadaşlık kurmak daima yaralayıcıdır.
Artık daha çok arkadaşımız olduğu gibi, daha çeşitli kıyafet seçebilme imkanımız da var, daha farklı eşarplar, şallar... Mesela en basitinden, eskiden eşarpların önü düşmesin diye asetat mı koyulmadı, sünger mi koyulmadı, yeni alınan gömleğin yakasından çıkan parça mı koyulmadı... Artık her şey daha kolay. Tafta ya da crony model eşarplar, şallar bu sorunların giderildiği tasarım harikaları. Kloş, çan, evaze etekler; bebe yaka kaşe ceketler, hakim yaka gömlekler ve daha niceleri... Ayrıca artık her keseye uygun kıyafet bulabilme imkanı da var insanların...
Yani bu saatten sonra bize kalan Allah'ın emrine ve buyruklarına göre kapanabilmek ve onun emrettiği şekilde yaşayabilmek. Ben çok güzel uyguluyorum demiyorum, asla demem. Fakat tek duam, Rabbim ben dahil hepimizi hidayete erenlerden eylesin... Hayırlı geceleriniz olsun. Artık buralardayım. Diktiğim kıyafetleri, çıkardığım kalıpları, çizdiğim resimleri ve yaptığım yemekleri paylaşmaya devam edeceğim... Yeni bi yazıda görüşmek üzere... :)


13 Eylül 2014

Krema

Malzemeleri:
1 Su Bardağı Un
1 Su Bardağı Şeker
1,5 Su Bardağı Süt
1,5 Su Bardağı Su
1 Paket Vanilya
1 Paket Krem Şanti
Yapılışı:
Derin bir tencereye unu ve şekeri katarak çırparak yavaş yavaş süt ve suyu ekliyoruz. Orta dereceli ocakta kaynayana kadar çırparak pişiriyoruz. (Piştikten sonra krema çok katı bir hal alacak ki katı olması zaten pasta ve ekler kremalarının en önemli özelliğidir.). 1 paket vanilyayı ekleyerek kremayı iyice soğutuyoruz. Katı bir hal alınca, 1 paket kerem şantiyi ekleyerek iyice pürüzsüz hale gelinceye kadar mikserle çırpıyoruz. Kremamız hazır! İstediğiniz pasta ve eklerde kullanabilirsiniz...

Not: Eğer kakaolu krema yapmak isterseniz içine yarım su bardağına yakın kakaoyu ekleyebilirsiniz.

Kedi Dili Pasta

 Hep yapmak istemişimdir ama bir türlü fırsatını bulamamışımdır.. Şu an dolapta donuyor, daha sonra üzerini süsleyeceğim. :) Direk tarifini vereyim de, bu lezzeti tatmadan ölmeyin. :)

Malzemeler:
2 Paket Kedi Dili (400 g. maksimum 20 tanesi yetiyor.)
1 Paket Kakaolu Pasta Kreması (Site içerisinde krema tarifi bulabilirsiniz.)
Kedi Dili'ni ıslatmak için: 1 Çay bardağı su, 1 tatlı kaşığı nescafé, 1 tatlı kaşığı toz şeker. (Zemine ve ara kata koyacağınız kedi dillerini ıslatmak için bu yetecektir. Çok ıslatmamanız daha iyi olur.)
Üzerini isteğinize kuru yemişlerle yahut meyvelerle süsleyebilirsiniz. Ben henüz karar veremedim. :)

Yapılışı:
Kedi dillerimizi ıslatmak için bir kasede karışımımızı hazırlıyoruz. Kelepçeli kalıbımızın alt tabanını çıkarıp pasta kenarlarının aynı boyutta olması için, kedi dilini bıçakla kesip kısaltıyoruz ve hızlıca kahveli karışıma batırıp çıkarıyoruz.(Ben kenarlarına dizdiklerimi ıslatmadım çünkü çok yumuşak olmasını istemiyorum. Ayrıca kelepçeli kalıbım çok büyük olduğu için, büyük bir kavanozun etrafına kestiğim kedi dillerini dizerek, zahmetli bir şekilde yaptım.) Uzunlarla kenarları ufak parçalarla da tabanı doldurup kaplıyoruz. Kremayı kedi dilinin üzerini geçesiye kadar döküyoruz, bir kat daha kedi dili yerleştirdikten sonra; tüm kremayı bocalıyoruz. Daha sonra dolaba kaldırıyoruz. Bir, iki saat kadar kremanın donmasını bekledikten sonra, çıkarıp süslüyoruz.


Bir saat de süsleme yerleştikten sonra, servise hazır hale geliyor. Kelepçeli kaptan çıkarabilirsiniz. Eğer bir yere hediye olarak götürecekseniz, Benim aşağıda yaptığım gibi bir kurdelayı etrafında dolayıp; fiyonk halinde bağlayabilirsiniz ki çok hoş görünecektir.


Afiyet olsun...