27 Haziran 2016

Üniversite Kararlarım

Biraz nostalji yapalım şimdi...
Üç sene önce üniversite tercihleri yaptığım zamanlardı ve mantıklı düşünmeye çalışıyordum. Atacağım tek bir adım, hayatımda vezir mi, rezil mi olacağımın tek belirleyicisiydi çünkü. Öğretmenlerim aldığım puan ve sıralama doğrultusunda tercih yapmamam gerektiğini, bir sene daha hazırlanmam gerektiğini öneriyorlardı ama ben sıkıya gelemeyen bir insanım. Girdiğim bu sınava bile adam akıllı çalışmamıştım. Kaldı ki bir sene daha hazırlanayım... Yani herkese, bir sene daha hazırlanamayacağımdan yakınıp duruyordum, kimse beni dinlemese de...
İlk yerleştirmelerde kimsenin yardımı olmadan yaptığım tercih, cahilliğe denk gelmiş olmalı ki, yerleşememiştim. Üzülmüştüm ve neredeyse kendimi ikinci seneye endeksleyecektim. Ek kontenjanlar açıklandığında, babamla ciddi bir konuşma yapmıştım. Resme, müziğe, mutfağa ve daha belki de fark edemediğim bir çok şeye yeteneğim olduğundan bahsettim. Övünmüyorum. Başkalarının görüşü de bu doğrultuda ve onur duyuyorum. Bu yüzden üniversite tercihimi yeteneklerim doğrultusunda yapmam gerektiğini, ileride edineceğim mesleğimi sevmemdeki tek etkenin bu olduğunu söyledim. O bize hiçbir zaman baskıcı olmadı. Bunun bazen zararını görmüş olsam da, yararları tüm zararlarını yok ediyordu. 'Tamam' dedi. 'Tamam, ne yapmak istiyorsan, nereyi yazmak istiyorsan yaz.' Neredeyse üç gün sabahlara kadar internette okulları araştırdım. Taban puanları, sıralamaları, kontenjanları, bölümleri... Hepsini kategorize ederek sayfalara ayırdım. Sürekli babamın peşindeydim. Şu mu, bu mu, onu mu yazsak, hangisi daha iyi sence?... Evde duramaz, iş yerine bile giderdim. En sonunda bir fikir ortaklığına vardık. İki yıllık sağlık bölümleri de dahil, aşçılık, tasarım, grafik ve sınıf öğretmenlikleri yazarak tercih listemi tamamladım. Birkaç gün içinde de açıklandı zaten...
Gaziantep Üniversitesi, Tekstil ve Moda Tasarımı gelmişti. Küçüklüğümden beri çizdiğim elbiseleri gören herkesin, 'Sen modacı ol kız, ne güzel şeyler çiziyorsun!' demesi, kırkı geçti belli ki. Bunun gerçekleşmesinin başka bir açıklaması olamazdı. Yeteneklerime ben de her zaman güvenmişimdir. Bu yüzden bu okula kaydolduğum ilk günden beri üzerime yüklenen gurur ve azmi size anlatamam. Özellikle bu dönemi o kadar gözde, o kadar başarılı kapattım ki; dillerden düşmemek beni daha da mutlu etti. Daha da başarılı olmamı sağladı.
Övülmenin ya da sevilmenin insanlar üzerindeki etkileri veya vücutta meydana getirdiği duygu değişimleri hakkında bir tez sunamam size burada. O konuda yeterli bir bilgi sahibi değilim ama bunlar benim için, içimde enerji meydana getiren şeyler. Sevildiğimi ve gözdeleştiğimi fark ettikçe daha çok iş yapmaya başladım. Daha çok heveslendim... Okula derse erken giderdim. Ders biterdi geç çıkardım. Dersim olmadığında da giderdim. Evdeyken bile sürekli bir şeyler dikerdim, makinem olmadığı halde (tabii şu an bir makine sahibiyim...). Hatta iyi hatırlıyorum; henüz gömlek kalıbını görmemiştik, ben evde kalıbı çıkartıp, kolsuz ve yakasız bir gömlek dikmiştim. Derste hoca onun üzerinden beden kalıbını anlatmıştı. Bir öğrenci böyle şeylere tanıklık ettikçe, önayak oldukça dersini daha çok sever tabiki. Okula daha çok bağlanır. Mesleğini sevebilecek kıvama gelir. Yani bu konuda öğretim görevlileri ve arkadaş çevresinin de çok etkisi var. Dezavantajları da gözden kaçırmamak lazım... Mesela bu denli başarınızı kaldıramayacak, kıskanacak, ayağınızı kaydırmaya çalışacak insanlar olacaktır ve şaşırmayın, bu en yakın arkadaşınız da olabiliyor... Ben bu olayı iliklerime kadar hissederek yaşadım ama hiçbir şey beni yıldırmadı... Sizin ailenizden, mesleğinizden ve yanınızda gitmeyeceğinden emin olabileceğiniz birkaç dosttan başka hiç kimseye ihtiyacınız yok. O yüzden takılmayın kimseye...
Ek kontenjanla gelmiş olmak, sınıfta ilk başlarda dışlanmama sebep olsa da; zamanla sevilen ve her arkadaş ortamında aranan biri oldum. Kimseyle can ciğer değildim ama herkesle muhabbetim vardı ve inanın bana; bu her şeyin en iyisi. Hani bir laf var ya, 'ne kadar az insan, o kadar çok huzur' bunu üniversitede en güzel şekilde görüyorsunuz. Şimdi diyeceksiniz 'ne alakası var yaa, çok arkadaşım olacak benim. ortamlardan ortamlara akacağız. Dört sene de kanka takılacağız.' gülerim. Üzgünüm ama şanslıysanız, bu durumun bu şekilde olmadığını ikinci sınıfın sonunda anlamaya başlarsınız. Şanslı değilseniz zaaaten birinci sınıfın sonu ya da ikinci sınıfın başında fark edeceksinizdir. Üniversite ortamı tamaaamen menfaat ortamı. Eğer amacınız üniversite okumak, bir an önce okulu bitirip, meslek hayatına atılmak ise; ilk olarak hiç kimseyi ve o hiç kimse kategorisine koyacağınız 'arkadaş' sıfatındaki insanların söylediklerini umursamayacaksınız. Gerekli, gereksiz her ortama gitmeyeceksiniz. Çok arkadaş edinmeyeceksiniz... Yani ben size demiyorum ki, oturun ot gibi yaşayın ama her şeyin bir tadı, dozu var. Bu dozu bilerek okuyun. Büte de kalın, hatta abartmamak şartıyla dönem de uzatın ama dediğim gibi; abartmayın...
İkinci sınıfı bitirdim, üçe geçtim. Bazı okullarda uygulanan Farabi programına başvurdum. Belki duymuşsunuzdur, Erasmus'un yurtiçi olan versiyonu. Yani okulunuzla, anlaşmalı olan okullarda bölümünüz varsa; güz, bahar ya da güz + bahar olmak üzere gidip eğitim görebiliyorsunuz. Bu durum size farklı akademisyenler, farklı öğrenim teknikleri, yeni arkadaşlar ve yeni ortam kazandırıyor. (Son ikinin kazanç olup olmaması konusunda pek emin değilim aslında...) Açıkçası babam dahil, birkaç kişi daha bunun gereksiz olduğunu söyledi. Onların açısından bakınca, haklı sebepler görebiliyorsunuz ama ben olmak istediğim yerde değilsem, mutlu olabileceğimi sanmıyorum. Olmak istediğim yer başka yerdi. Denemek istedim... Gazi Üniversitesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi'ne başvurdum. Gazi Üniversitesi'ne kabul edildim. Önümüzdeki dönem, yani üçüncü sınıfı Ankara'da okuyacağım. Tamam, Gaziantep'i çok sevdim, sevildim. Alıştım, kurulu bir düzenim vardı ama ne olursa olsun, mesleğim gereği her şeyi yapabilmeliydim. Beni diğerlerinden ayıracak olan şey, seçilmemde bir adım öne atlatacak olan şey buydu. Farklı olmam... Kurulu düzeni bozabilmek, bir yerden ayrılabilmek, yeni bir yere aşılabilmek her yiğidin harcı değil tabi. Belki de boyumdan büyük bir işe kalkıştım ama iyi hissediyorum. Geriye kalan şeylerin ne önemi var ki? Bana şans getireceğine inanıyorum. Kendimi suçlu ya da pişman hissetmiyorum. Vazgeçmem gereken bir şey varmış gibi de gelmiyor bana. Bu yüzden içim rahat...
Öğretmenlerim, okuldan ayrılırken beni çok sevdiklerini, gitmemi içten içe istemediklerini ama başarıma katkısı olacağı için desteklediklerini ifade ettiler. Ciddi bir duygu seli :) Neyse ki, Selçuk Üniversitesi'ne yazın yapmayı düşündüğüm 'yatay geçiş' gerçekleşmezse, dördüncü sınıfa geri döneceğim. Bir de bu durumun, yani Farabi Programı'nın en güzel özelliği, gitmelere alışıyorsun. Tamam, bununla övünmüyorum ama bir yere bağlanıp da ayrılmak kötü hissettiriyor. Alışmamak, bağlanmamak en iyisi...
Lafın kısası... Aileden uzak (hatta bayaaa uzak) üniversite okumak ne kadar zor olsa da, o kadar tatlı ve eğlenceli geldi bana. Başlarda özlüyorsun falan ama bir süreden sonra, okulun olduğu şehirden ayrılasın gelmiyor. Memlekete gitmek istemiyorsun. En azından benim için bu böyleydi... Konu ailene gitmemek değil, yanlış anlaşılmasın sakın. Olduğun yere alışmak... Tüm mesele bu...

Alışmayın. Hiçbir yere. Hiç kimseye. Hiçbir şeye...

not: Üniversite adaylarına bol şans! Şansa çok ihtiyacınız olacak gibi... :) Allah yardımcınız olsun kardeşlerim.

22 Nisan 2016

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Defilesi (İlk Defilem!)

Gaziantep Üniversitesi, Tekstil ve Moda Tasarımı bölümü öğrencileri olarak 23 Nisan, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı niyeti ile, çocuklarımıza özel bir defile yapmak istedik ve öğretmenimiz Sayın Tuğba Öztürk bu isteğimizi, bizi kırmayarak kabul etti. Bölüm başkanımız Sayın Ebru Çoruh manevi desteği ve güler yüzü ile her zaman yanımızdaydı. Mesleki İngilizce dersi öğretmenimiz Sayın Nazan Kalebek, kızı Azra Kalebek'in de modellik yaptığı bu defilede mankenlerin yönlendirilmesi ve çeşitli birçok konuda; koşuşturarak yardımcı oldu. Ayrıca defilemiz Gaziantep Teknopark binasında gerçekleşti. Binayı kullanmamız için ricalarımızı geri çevirmeyen, bizi kırmayan, müsaade eden ve bina ile ilgili her konuda yardımcı olan Sayın Onur Akar ve Sayın Deniz Vuruşkan'a teker teker teşekkür ediyorum... Gaziantep'i kazandığımda biraz tedirginlik duyan ama yaptığım her işten gururlanan ve desteğini üzerimden hiç çekmeyen babam Ramazan Bahar ve annem Muhlise Bahar; iyi ki sizin evladınızım ve iyi ki yeteneklerimin farkına varıp, körelmesine değil de yücelmesine destek verdiniz. Sizleri çok seviyorum ve sizler (öğretmenlerimiz ve ailelerimiz) bizim destekçimiz olduğunuz sürece, bugünkü gibi gururlanacağımız daha nice günlerimiz olacaktır... İyi ki varsınız!
Birkaç hafta içerisinde hazırlanarak 42 parçalık şirin mi şirin bir defile sunduk bugün... Salonun dolmayacağından çok endişelendik. Aksilik çıkacak diye korktuk. Modellerde sorun yaşayacağız diye tedirgin hissettik ama Allah hep yanımızdaydı ve alnımızın akı ile çıktık bugünden de... 2. sınıf öğrencisi olmamıza rağmen bir defile gerçekleştirdik ve her şey, ilk defilemiz olmasına rağmen defalarca kez defile yapmışız gibi profesyonelceydi... Sanıyorum ki bu profesyonelliğin bize desteğini eksik etmeyen öğretmenlerimizle çok alakası var... :) Kendimle ve arkadaşlarımla gurur duyuyorum.
Dikilen tüm elbiseler, mankenler, müzik seçimi, seyirci kitlesi, defile sonrasında verilen kokteyl... Her şey şahaneydi. Emeği geçen herkese minnettarım. Ben bu kadar kalabalık olacağını ve bu kadar iyi geçeceğini tahmin etmiyordum açıkcası. Bu mutluluğa nail olmak, bir öğrencinin yaşayabileceği en güzel şey... Salon boşalırken bir çiftin konuşmasına tanıklık ettim. Adam; 'İyi ki gelmişiz, bu kadarını beklemiyordum. Çok eğlendim!' dedi ve işte o an, yaptığım işten onur ve gurur duyduğum andı! Gözlerim doldu, koşuşturmaktan yoruldum ama aynı zamanda misafirlerle ilgilenebildim, gülümsemekten çenem ağrıdı fakat yaşadığım en güzel gün, şimdiye değin kazandığım en önemli tecrübem bu oldu... Bunca yorgunluğa rağmen hiç bitmeyen enerjim, takım arkadaşlarım sayesindeydi!
Bu benim tasarımcı olarak sahneye çıktığım ilk defilemdi. Diktiğim elbise 3 yaş içindi ve modelim o kadar güzel bir prensesti ki, elbisemi layığıyla taşıdı. Çok güler yüzlü, güzel saçlı, çocukların masumiyet timsali oluşunun temsiliydi sanki. Şükürler olsun ki bana hiçbir zorluk çıkarmadı. Bu modeli bana ayarlayan Sayın Fatma Eviz arkadaşıma ve modelimin ailesine minnettarım. Umuyorum ki böyle geniş düşünceli insanlar oldukça, gelecek daha da güzelleşecek...
Hayatımda yaşadığım en güzel gün bugündü ve en kötü günüm böyle olsun! Rabb'im daha da iyilerine iletsin. Nice nice defilelerime...
Bu güzel günden sonra sizlere edebileceğim en büyük temennim; mutluluk duyacağınız işlerde bulunmanız. Aksi takdirde her şey çok zor, aksi takdirde her şey çok keyifsiz olacaktır... Şükürler olsun beni bu güne eriştiren Rabb'ime... Gelen, gelmeyen, beni takip eden ve tebrik eden herkese teşekkürler. Çok teşekkür ettim, çünkü çok teşekkürü hakettik; hepimiz! :)

20 Nisan 2016

Mesleği Sevdiren Durumlar Vol: 1

Geçtiğimiz günlerde 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için bir defile düzenleme fikri düştü aklımıza... Yapalım, dedik. Herkes bir hafta boyunca neler yapabileceğini araştırdı, tartıştı, tarttı ve en sonunda karar verdi. Bir hafta kalıpla uğraştık, bir hafta kesim & dikim, bir hafta detaylar ve bugün tüm elbiseler bitmiş halde sıraya koyuldu. Hepsinin karşısına geçince gururlu gözlerle bakmaktan kendini alıkoyamıyorsunuz... Okula ilk başladığım zamanlarda bana gelip, dikiş yapacaksın ve çok güzel işler çıkaracaksın deseydi, inanmaz, kaale almazdım gibi. Fakat şu an oturup bakınca insan garipsemiyor değil. İlk etek diktim kendime, sonra pantolon, sonra gömlek... (Bunların kalıplarını ve yapım işlemlerini de atacağım ilerleyen zamanlarda...) O kadar güzel duygulara sebebiyet veriyor ki bunlar, giyerken bir başka hissediyorsunuz... Adeta boyut değiştiriyorsunuz...
Ben bu defile için dört yaş, kız çocuğu için çalıştım ve pembiş bir gelinlik modeli yaptım. Sınıfın geneli atlas kumaş kullandığı için ben bir farklılık yapayım dedim ve çocuğun yaz günlerinde "yanmadan" kullanabileceği poplin kumaşlı bir tasarım çıkardım.
İşe her zamanki gibi kalıp çıkararak başladım tabiki. Temel beden kalıbı daha sonra belden ayrı üst ve etek kısmı çalıştım. Poplinin ince yapısı olması sebebiyle iki kat kestim her kalıptan. Bu durum hem kumaşa kalınlık kazandırdı, hem rengini doygunlaştırdı, hem de üzerine işleyebileceğim şeylerin içerisinde görünebilecek iplerin gizlenmesine yardımcı oldu.
Elbisemin üzerine uyguladığım tülü elimde bir kumaşa teğelledim ve daha sonradan bu kumaşı eteğe ekledim. Ders öğretmeni, büzdürme yöntemi ile diktirmiş diğer arkadaşlara ama ben benim yaptığım yöntemin daha kabarık göründüğü kanaatindeyim... Bu arada tütüyü elbiseyle birleştirmeden önce elbisenin temelindeki her şeyi bitirmiştim. Fermuar, yaka işlemesi, etek ucu gibi...
Daha sonra da tütüyü ekleyip detaylandırma işlemine geçtim. Organizeden yapılan minik pembiş gülleri önce yakasına ve beline bir sıra halinde işledim. Ardından da etek üzerine dağınık bir şekilde eklemeler yaptım... Çok profesyonel çalışmasam da hazır giyim mamülü kadar güzel bir çalışma çıktı ortaya...

Aynı renk güllerden oluşan bir de taç aldım modelime ve sabırsızlıkla defile gününü beklemeye koyuldum. Eğer Gaziantep'e yakın bir yerlerdeyseniz; Cuma günü 14.00'da Gaziantep Teknopark / C Blok Konferans Salonu'nda yapılacak olan defilemize sizi de bekleriz. Onure oluruz...
Keyifli akşamlar...



16 Nisan 2016

Peygamberler Şehri; Şanlıurfa

Bir şehir ne kadar kutsanabilirse o kadar kutsanmıştı...
Hz. Eyyüb'ün şifa bulduğu, Hz. İbrahim'in ateşe atıldığı, sonra da o ateş'in bir havuza dönüşüp; yanmasına engel olduğu... İlk başta bakılınca bahsi geçen olayların hepsi masalsı geliyor. Rivayet sanıyorsunuz ama hepsi yaşanmış...


Nemrud,Edessa(Şanlıurfa) kralı olduğu vakitler bir kahinin yanına gidiyor ve kahin ona bu sene doğacak bir erkek çocuğunun tüm krallığını yok edeceğini söylüyor. Nemrud ise bu duruma engel olmak için denilen günden itibaren iki gün boyunca köyde bulunan tüm erkekleri dağa sürüyor ki kadınlarıyla birlikte olmasına engel olsun... O gece Nemrud, köyü teftiş etmek için sarayından ayrılıyor ve sultanlık mührünü odasında unuttuğunu hatırlıyor. En yakın bulduğu adamını(Hz. İbrahim'in babası) saraya göndererek mührü getirmesini emrediyor. Adam mührü aldıktan sonra Nemrud'a gitmeden önce karısının yanına uğruyor ve Hz. İbrahim o gece ana rahmine düşüyor. Hz. İbrahim'in annesi, hamile olduğunu eşinden bile gizleyerek çocuğunu koruyor. Zira babası dahi olsa bu durumu duysa, çocuğu olduğunu düşünmeden ona zarar verecek ve ölmesini sağlayacak... Annesi doğuma kadar bol kıyafetler giyerek, kilo aldığını söyleyerek yaşayıp gidiyor ve doğum zamanı gelince bir mağaraya gidip, Hz. İbrahim'i orada doğuruyor. Sık sık yanına gidip gelse de, Hz. İbrahim çeşitli rivayetlerle büyüdüğü anlatıla geliyor. Çok zaman geçmeden büyüyen Hz. İbrahim'i Nemrud'un askerleri, avlanma sırasında görüyor ve güçlü, yağız bir delikanlı oluşundan dolayı beğenerek saraya götürüyor. Nemrud da İbrahim'i beğenince saraya alıyor. İbrahim, saraydakilerin puta tapışını yanlış bulduğu için, putları yıkıyor ve onun yaptığı öğrenilince; İbrahim'in yakılarak öldürülmesi için emir veriliyor. Öyle ki dağ gibi odunun yığıldığını, hatta bu ateşin yıllarca yandığını öne sürenler oluyor. (Bu duruma inanmayanlar için deniliyor ki; 'Balıklı Göl'ün dibini eşelerseniz -kazarsanız- kömür karası göreceksinizdir.) Hz. İbrahim kaleye kurulan bir mancınıkla (ki mancınık o zaman şeytan vesvesesi ile bulunuyor...) ateşin içine atılıyor ve tam o sırada Cebrail as. gelip ve ve diyor ki;Ey İbrahim! Ben Cebrail'im! Allah'ın emriyle sana geldim. Benden ne dilersen dile!' O vakit İbrahim de, Cebrail'e; 'Ben sadece Allah'tan yardım isterim.' diyor ve Allah; 'Ey ateş, İbrahim'in üzerine serin ve selamet ol!(Enbiya - 69)' buyurur. Ateş ise o anda suya, odunlar da balığa dönüşüyor ve şu an bilinen Balıklı Göl meydana geliyor...

Fotoğraftaki minyatür Şanlıurfa Kent Müzesi'nde bulunmaktadır ve grup olarak gittiğimiz için rehberimiz bizi çok güzel bilgilendirdi. Bana kalırsa zaten böyle yerleri rehbersiz, boş beleş gezmemeli insan. Herkes bakabilir ama herkes göremez. Bu gezide rehberler bizim görmemizi sağlayan taraf oldular. İki adet rehberimiz vardı. Biri müzede, bir diğeri Balıklı Göl ve Eyyübi Camii'nde eşlik etti. Kültür Bakanlığı'nın görevlendirdiği bu rehberlere ayrı olarak teşekkürlerimi sizlerin de önünde iletirim...
İlk olarak bu müzeyi gezdik... Ardından Hz. Eyyüb'ün şifa bulduğu suyun kaynağına ve makamına gittik. Şifalı olduğu rivayet edilen sudan içtik, dualarımızı ettik; Rabbim hayırlı eylesin, kabul etsin... Ardından Cevahir Han'a gidip, öğle yemeğimizi yedik ve ayrıca oradaki insanlarca şahane karşılandık. Hizmet ve mekan tabiri caizse on numaraydı. Yemek, çay, tatlı, mırra... Ekstra hizmet gördük ve eminim ki bu hizmeti herhangi bir günde giden müşterisi bile görmüyordur... Temizliği olsun, mimarisi olsun, otantik havası olsun, her şeyiyle mükemmel bir mekandı ve eğer yolunuz Urfa'ya düşecek olursa bir öğününüzün burada olmasını tavsiye ederim...

Bu yediğim künefe kadar tatlı bir geziydi. Her anının fotoğrafını çektim, çünkü neden çekmeyeyim? :) İnsan, unutmak istemediği şeyin fotoğrafını çeker..
Ayrıca Gaziantep Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği sayısız gezilerden biriydi bu Şanlıurfa gezisi ve sanırım bu ayki gezi kapsamı Şanlıurfa'ymış. Belediyenin gençlere yönelik etkinliklerine katılmanın zararı olmamasının yanı sıra kat be kat yararı olduğunu düşünüyorum ki ben bu geziden çok keyif aldım. Hayal dünyam, düşünce sistemim, tarihi bilgilerim güçlendi, genişledi. Fatma Şahin'in Gaziantep'e katkılarını saymaya kalksam burada hep beraber sabahlarız gibi, o yüzden ben genel olarak bir teşekkürü kendime borç bilirim. Sürç-ü lisan ettim ise; affola. Keyifli akşamlar...

28 Mart 2016

Yepis Yeni Akım; Tesettür Modası...

Son zamanlarda ciddi bir kitleye ulaşan tesettür modası, artık mağazalarda yeni raflar açılmasına, yeni tasarımlar ortaya çıkmasına ve eteğin 60lı yıllardan sonra yeniden gözde olmasına sebep oldu.
Hani benim kanaatimi sorarsanız, çok iyi oldu. Beni bilen biliyor, ben de tesettürlü bir kadınım. Bu durum beni ziyadesiyle memnun ediyor. Gözlemlerim birkaç sene önceye kadar olan transparan detaylı ya da fazla açık bluzların artık daha az tasarlanıyor olması yönünde (yabancı markalar hariç) ve bu çok güzel..
Yaradan'ın emrettiği üzere her genç kızın hicaplanması, yani tesettüre bürünmesi, helali olmayan bir erkeğe karşı haram kılınan uzuvlarının kapanması gerekiyor. Belki bunun bilincinde, belki değil tesettürlenen arkadaşlar gün geçtikçe artıyor ve ben de kendime yeni yeni arkadaşlar ediniyorum. Sanmayınki benim hiç tesettürsüz arkadaşım yok. Elbette var ama siz sizin gibi birini, derdinizi anlayan ya da ortak derdiniz olan biriyle mi daha samimi olursunuz, yoksa sadece isimsel olarak tanıştığınız, bir yerlere gidip geldiğiniz biriyle mi? Bana kalırsa ilki daha sağlıklıdır. Güvenilmeyen kişiyle arkadaşlık kurmak daima yaralayıcıdır.
Artık daha çok arkadaşımız olduğu gibi, daha çeşitli kıyafet seçebilme imkanımız da var, daha farklı eşarplar, şallar... Mesela en basitinden, eskiden eşarpların önü düşmesin diye asetat mı koyulmadı, sünger mi koyulmadı, yeni alınan gömleğin yakasından çıkan parça mı koyulmadı... Artık her şey daha kolay. Tafta ya da crony model eşarplar, şallar bu sorunların giderildiği tasarım harikaları. Kloş, çan, evaze etekler; bebe yaka kaşe ceketler, hakim yaka gömlekler ve daha niceleri... Ayrıca artık her keseye uygun kıyafet bulabilme imkanı da var insanların...
Yani bu saatten sonra bize kalan Allah'ın emrine ve buyruklarına göre kapanabilmek ve onun emrettiği şekilde yaşayabilmek. Ben çok güzel uyguluyorum demiyorum, asla demem. Fakat tek duam, Rabbim ben dahil hepimizi hidayete erenlerden eylesin... Hayırlı geceleriniz olsun. Artık buralardayım. Diktiğim kıyafetleri, çıkardığım kalıpları, çizdiğim resimleri ve yaptığım yemekleri paylaşmaya devam edeceğim... Yeni bi yazıda görüşmek üzere... :)